Rakamların Arkasındaki Hayatlar: Emeklinin Primini Değil, Vicdanımızı Tartalım!

Yayınlama: 15.01.2026
A+
A-

Rakamların Arkasındaki Hayatlar: Emeklinin Primini Değil, Vicdanımızı Tartalım!

Son günlerde televizyon ekranlarında, gazete sütunlarında ve sosyal medyada bitmek bilmeyen bir tartışma var: “Az prim ödeyenle çok prim ödeyen neden aynı maaşı alıyor?” Tartışmanın teknik tarafı bir yana, konuşulan üslup öyle bir noktaya geldi ki; insan sormadan edemiyor: Biz ne zaman bu kadar gaddar olduk?

Önümüze bir tablo koyuyorlar; 1800 gün, 3600 gün, 5400 gün… Rakamlar uçuşuyor. Ama kimse o rakamların arkasındaki insan hikayelerine, o “eksik” primlerin nedenlerine bakmıyor. Gelin, o “az primli” dediğiniz insanların kim olduğuna geniş geniş, vicdan aynasından bakalım.

Birincisi: 1800 günle emekli olanlar. Kim bunlar? “Keyif ehli” mi? Hayır! Bunlar malulen emekli olanlar. Yani sabah sağlam çıktığı evine akşam tekerlekli sandalyeyle dönenler; çalışırken amansız bir hastalığın pençesine düşenler. Devletin “Sen artık çalışamazsın, ben sana bakmakla yükümlüyüm” dediği, yaşama tutunmaya çalışan vatandaşlarımız. Onların 1800 günü, aslında yarım kalmış bir hayatın sessiz çığlığıdır.

İkincisi: 3600 ve 4400 günle emekli olanlar. Bunlar engelli kardeşlerimiz. %40’tan %80’e kadar engel oranıyla hayata asılanlar. Fiziksel veya zihinsel zorluklarına rağmen üretimde pay sahibi olmaya çalışmış, devletin “pozitif ayrımcılık” hakkıyla emekliliğe hak kazanmış canlarımız. Onların eksik primini dert edenler, acaba onların bir gününü yaşamayı hayal edebilir mi?

Üçüncüsü: 3600-5400 günle “yaşlılıktan” kısmi emekli olanlar. İşte işin en can yakan kısmı burası. Bu insanlar genelde çalışmamış değil, çalıştırılmış ama hakkı yenmiş olanlardır! İşveren sigortasını yatırmamış, SSK-SGK primini cebine atmış, işçinin geleceğinden çalmış. Kişi aslında 30 yıl ter dökmüş ama kağıt üzerinde elinde sadece 3600 günü kalmış. Bu insanın suçlusu kendisi mi, yoksa denetim yapmayan, patronun çarkına göz yuman sistem mi?

Dördüncüsü: 5400 günle emekli olan küçük esnaf. Bakkal amcamız, terzi teyzemiz… Bağ-Kur primini ödeyemediği için borç sarmalına giren, dükkanına icra gelmesin diye uykuları kaçanlar. Emeklilik yaşı gelince “Hiç yoktan iyidir” diyerek kısmi emekliliğe sığınanlar.

Şimdi soruyorum size; hemen herkesin ailesinde, sokağında, akrabasında bu durumda olan birileri yok mudur? Vardır elbet.

Peki, ne istiyorsunuz beyefendiler, hanımefendiler? Bu insanların alacağı üç beş bin lira fazla para mı zorunuza gidiyor? Elbette çok prim ödeyen vatandaşımız daha fazla maaş alsın, emeğinin karşılığını tam alsın. Buna itirazımız yok! Ancak bu haklı talebi dile getirirken, yukarıda saydığım zorunluluklar yüzünden az primle emekli olmuş insanları rencide etmeyin, onları “sistemin yükü” gibi göstermeyin.

Her duyduğunuzu, önünüze konan her rakamı vicdan süzgecinden geçirmeden satmaya kalkmayın. Bu kadar mı vicdansızlaştık? Emeklinin cebindeki parayı tartarken, kendi merhametimizi tartmayı unutmayalım.

Çünkü sosyal devlet, sadece rakamların değil, zor durumda kalmışın da yanındaki güçtür.

Engin PINAR

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.